August 10, 2023

Four Poems

By Roni Margulies

Fisherman over the Bosporus Strait, Istanbul, 2006

Şiirlerin Türkçe orijinallerini İngilizce çevirilerinin ardında bulabilirsiniz.

That’s all

for my grandmother

“I have, she said, “two daughters.”
“And I” she said, “raised them 
That’s all my life is.

Living concerned me to the extent that
it came between me and my daughters,
to the extent that it threatened us.

From all that happened and could happen,
I protected them.
I wanted to keep them from suffering

spare my daughters heartbreak
disappointment, worries.
I wanted to answer their questions before they asked.

But I had such a hard time, if only you knew!
Harbiye,1 Arif Pasha Building: at any moment
The army could take my husband, 

The country was strange, the times were strange,
6–7 September, the Wealth Tax and so on.
I couldn’t understand, these were incomprehensible things.

From Her Rind Kendi Bilir [Every Rind2 Knows for Himself], 1991, collected in Telgrafçiçeği – Toplu Şiirler [Telegraphflower: Collected Poems], 2014.

The Moment I Stepped Out of the Station

The day I arrived in England at seventeen,
stepping out of Victoria station into daylight,
I seem to recall finding myself
in the middle of a visual and sensual chaos
like a sixteenth-century Western traveler
setting eyes for the first time on a storied Istanbul      
 
Yet, I had neither the courage of that traveler
(at that moment I wished to jump on a plane and go back)
nor did I then know
how small and how uniform the world is
(what I marveled at then doesn’t even interest me anymore)
I just gaped at people for a while
 
And the next morning stepping out of the dorm onto the street:
neither the tongue was alien to me nor the attires,
not even that serpentine river winding through the city.
But I was alien to them all, me, Roni,
no one in the multitude knew me.
No one knew the house of my birth, the school of my youth.
 
Loneliness is no one knowing Atilla İlhan.3
Loneliness is when you’re drunk, and you can’t say to anyone
“The Ortaköy side of the bridge must be almost completed.”
I can’t forget that I learned quickly to wait for letters,
that I avoided falling in love for very long,
and that when I did, I left a margin of error. 
 
Once, sitting next to a glassful of whisky,
I remember, I watched 
two ice cubes melt in it, not bored.
Turns out, the melting of ice cubes is a visible process,
I hadn’t known; first they seem to resist for a while,
then their defeat speeds up, they submit, sort of.
 
How many times did I almost throw in the towel?
Only I know the tales I told the walls in my room
as my loved ones died one by one far away from me.
And then, I must’ve gotten used to all this,
thrown the rest into some spot in my brain,
I’m still not even aware that it disturbs me.
 
Surely, things got easier with time, but 
I don’t know, at what cost? I wonder sometimes.
Are my losses greater than my gains?
What can get me excited just about now?
Is there a longing, for example, I couldn’t withstand?
Is there a fear I haven’t experienced?
 
What I wouldn’t give now, my god,
to relive just once,
throwing myself into an exciting adventure
that moment I stepped out of Victoria station!

From Bilirim Niye Yanık Öter Ney [I Know Why the Ney Blows Blue], 1996, collected in Telgrafçiçeği – Toplu Şiirler [Telegraphflower: Collected Poems], 2014.

Time Difference

For many years, whenever 
a loved one comes to my mind,
I immediately start calculating the hours
and every time I have to think from the beginning:

Since the sun comes this way from over there
the time, at the place it left behind on its way,
must be late, the skies must have darkened long ago.
They must have gone to sleep, I can’t call anyone any longer.

Yet I wish I could say: “It’s raining.
A deep yellow light is reflecting off the pavements.
An old lady passed by on the street,
her umbrella almost flew out of her hand.”

It’s not much, just a two hour difference.
Yet they still break, time and relationships
and life.          
Like the flight of an umbrella.

From Saat Farkı [Time Difference], 2002, collected in Telgrafçiçeği – Toplu Şiirler [Telegraphflower: Collected Poems], 2014.

Apricots 

Down the Kazancı Hill, 
an apricot began to follow me, 
hopped and skipped past.
Then another apricot after that.
Three, five, ten, multiplying away.
Seemed like there was no end in sight.

As I watched with strange joy
the flood of orange, purple, brown
ripe and bruised apricots,
a kid scurried past me,
broken peddler tray in his hand,
a beat cop right behind.

Yelling, fighting, and brawling
and shrill whistle sounds. 
As I made it to the bottom of the hill,
one of the apricots was sitting on the side
as if watching in awe
the kid, the cop, and me.

From Apollo Yılları [The Apollo Years], 2010, collected in Telgrafçiçeği – Toplu Şiirler [Telegraphflower: Collected Poems], 2014.



Bundan İbaret

Anneannem için

“İki kızım var” dedi, “benim.
Ve ben” dedi, “onları büyüttüm.
Bundan ibarettir hayatım

Yaşam beni kızlarımla arama
girdiği ölçüde ilgilendirdi,
tehdit ettiği ölçüde bizleri.

Olan ve olabilecek
her şeye karşı korudum onları.
Acılardan uzak tutabilmek,

hayal kırıklığından, kaygılardan,
kırgınlıktan esirgemek istedim kızlarımı.
Sormadan cevaplamak istedim sorularını.

Nasıl zorlandım ama, bilseniz!
Harbiye, Arif Paşa Han:
Kocam askere alınabilir her an,

ülke garip, dönem garipti,
6-7 Eylül, varlık vergisi filan.
Anlayamadım, anlaşılmaz şeylerdi.

Kalın bir yorgan gibi ırkımı
sırtımda taşıdım, ısındım.
Güçlü olmalıydım. Güçlendim.

Ve başardım:
Geçirdik kırılmadan o günleri,
büyüdü kızlar, evlendiler. Kazandım:

Gerektiği gibi oldu her şey –
onlar büyüdü, ben yaşlandım.
İşte: ben, kızlarım, torunlarım.

Her şey gönüllerince mi?
· Mutlu mu hepsi?
Değil. Biliyorum.

Ama elimden gelen buydu.
İki kızım oldu benim
ve ben onları büyüttüm.
Bundan ibarettir hayatım.”

Metrodan Çıktığım An

İlk geldiğim gün on yedi yaşımda İngiltere’ye
Victoria metrosundan çıktığımda günışığına,
Batılı bir seyyahın onaltıncı yüzyılda
ününü duyduğu İstanbul’u ilk görmesi gibi
görsel ve hissi bir karmaşanın ortasında
bulduğumu anımsar gibiyim kendimi.

Ne cesareti vardı bende o seyyahın oysa
(uçağa atlayıp dönmek istemiştim o anda),
ne de ne denli küçük, ne denli bir örnek
olduğunu biliyordum henüz dünyanın
(o gün şaştıklarını ilgimi bile çekmiyor artık).
Bakakalmıştım bir süre öylece insanlara.

Bir de çıkışım var ertesi sabah yurttan sokağa:
ne dil yabancıydı bana, ne kıyafetler,
ne de kentin ortasında kıvrılıp giden o nehir.
Ama ben yabancıydım hepsine, ben, Roni,
tek bir bilen yoktu bunca insan arasında beni.
Bilen yoktu doğduğum evi, gittiğim mektebi.

Yalnızlık bilmemesidir Attila İlhan’ı kimsenin.
“Köprünün Ortaköy ayağı bitmek üzere galiba”
diyememektir yalnızlık kimseye içkiliyken.
Mektup beklemeyi çok çabuk öğrendiğimi,
aşık olmaktan kaçındığımı çok uzun zaman,
olunca hep hata payı bıraktığımı unutamam.

Bir keresinde bir bardak dolusu viskinin
oturup yanına, içindeki iki parça buzun
eridiğini seyrettiğim aklımdadır, sıkılmadan.
Buzların erimesi gözle görülür bir süreçmiş,
bilmezdim, direnir gibidirler önce bir süre,
hızlanır sonra yenilgileri, teslim olurlar adeta.

Kaç kez ramak kaldı acaba havlu atmama?
Bir bir benden uzak öldükçe sevdiklerim
neler anlattığımı ben bilirim odamın duvarlarına.
Derken anlaşılan hep bunlara alışmış olmalıyım da,
Alışamadıklarımı bir yerine atmışım ki beynimin,
Beni rahatsız ettiklerinin farkında bile değilim hala.

Zamanla her şey kolaylaştı kuşkusuz ama,
bilmem ki, ne pahasına? Merak ederim bazen.
Kaybettiklerim çok mu kazandıklarımdan acaba?
Şimdilerde artık ne heyecanlandırabilir beni?
Dayanamayacağım bir özlem var mı örneğin?
Hiç yaşamamış olduğum korku kaldı mı?

Neler vermezdim, tanrım, şimdi
bir kez olsun yeniden yaşamak için
heyecanlı bir maceraya atılır gibi
Victoria metrosundan ilk çıktığım o ânı!

Saat Farkı

Yıllar var ki, ne zaman 
bir sevdiğim gelse aklıma, 
saatleri hesaplıyorum hemen ardından 
ve her seferinde düşünmem gerekiyor baştan: 

Oradan bu yana geldiğine göre güneş, 
gelirken geride bıraktığı yerde vakit 
geç olmalı, kararmış olmalı hava çoktan.
Uyumuşlardır, arayamam artık kimseyi. 

Diyebilsem ki oysa: “Yağmur yağıyor. 
Sapsarı bir ışık yansıyor kaldırımlardan. 
Yaşlı bir kadın geçti az önce sokaktan, 
az kalsın uçuyordu elinden şemsiyesi.” 

Çok değil, iki saatlik bir fark. 
Kırılıyor ama işte zaman ve ilişkiler 
ve yaşam. 
Uçup gitmesi gibi bir şemsiyenin.

Kayısılar

Kazancı Yokuşu’ndan aşağı,
peşime bir kayısı takıldı,
oynaya zıplaya geçti yanımdan.
Ardından bir kayısı daha.
Üç, beş, on çoğaldılar sonra.
Sonu gelmeyecek gibiydi.

İzlerken garip bir keyifle ben

turunculu, morlu, kahverengili

olgun ve ezik kayısı selini,

bir çocuk koşturdu yanımsıra,

elinde kırık bir tabla,

ardında zabıta.

Bağırışmalar, kavga döğüş
ve şirret düdük sesleri.
Vardım ki yokuşun dibine,
durmuş kenarda kayısılardan biri
izliyor gibiydi hayretle
çocuğu, zabıtayı ve beni.

Footnotes

  1. A neighborhood in Istanbul.
  2. A word of Persian origin designating someone with a mystical, anti-mundane attitude. It can also mean “wine-drinker.”
  3. Atilla Ilhan (1925-2005) was a renowned Turkish poet, novelist, and journalist.

Roni Margulies (1955-2023) was born in Istanbul to an Ashkenazi father and Sephardi mother. He left Turkey to study economics in London in 1972 and lived there for decades, until he returned to Istanbul more recently. Besides nine books of poetry and two collections, he also published short stories, memoirs, essays on the Jewish community of Istanbul, and numerous books on political topics, as well as Turkish translations of the poetry of Ted Hughes, Philip Larkin, and Yehuda Amichai. He was a committed socialist and activist and published regularly on Turkish politics. Read more about Roni Margulies here.